Borç ilişkileri, taraflar arasında kurulan edim dengesinin zamanında ve eksiksiz şekilde yerine getirilmesiyle sağlıklı şekilde yürür. Ancak uygulamada, borçların ifası çoğu zaman taahhüt edilen tarihte gerçekleşmez. Bu tür gecikmeler, yalnızca takvimsel bir sarkma olarak değerlendirilmemelidir;
Borç Gecikmelerinde Gerçek Zararın Karşılığı: Munzam Zarar
Borç ilişkileri, taraflar arasında kurulan edim dengesinin zamanında ve eksiksiz şekilde yerine getirilmesiyle sağlıklı şekilde yürür. Ancak uygulamada, borçların ifası çoğu zaman taahhüt edilen tarihte gerçekleşmez. Bu tür gecikmeler, yalnızca takvimsel bir sarkma olarak değerlendirilmemelidir; zira zamanında ödenmeyen bir borç, çoğu durumda alacaklı açısından doğrudan ekonomik sonuçlar doğurur. Özellikle ticari yaşamda bu durum, bir yatırımın ertelenmesine, bir kredinin yüksek maliyetle kullanılmasına ya da başka bir borcun ödenememesine sebebiyet verebilir. Bu noktada hukuk, yalnızca gecikme faiziyle yetinmeyip, meydana gelen ek zararın da tazminine imkân tanır. Bu zarar, öğretide ve uygulamada “munzam zarar” olarak adlandırılmaktadır.
Geciken borçlarda sıklıkla faiz işletilir ve zarar bu suretle karşılanmış sayılır. Ancak özellikle ticari ilişkilerde, işletilecek faiz oranı ile borcun zamanında ödenmemesinden doğan fiilî zarar arasında ciddi farklar oluşabilir. Örneğin, tahsil edilemeyen alacak nedeniyle banka kredisi kullanmak zorunda kalan bir tacir, faiz oranının çok üzerinde maliyetlere katlanabilir. Bu tür zararlar, yalnızca faiz olarak değil, ek zarar (munzam zarar) niteliğinde değerlendirilmelidir.
Türk Borçlar Kanunu’nun 112. maddesi ve devamındaki hükümler uyarınca, borcun gereği gibi veya hiç ifa edilmemesi hâlinde borçlu, alacaklının uğradığı tüm zararları tazminle yükümlüdür. Bu zarar, yalnızca faizle sınırlı olmayıp, somut olarak ispatlanabilen tüm ekonomik kayıpları da kapsar. Dolayısıyla alacaklı, faizin üzerinde zarara uğradığını ortaya koyabildiği ölçüde, munzam zarar talebinde bulunabilir.
Yargıtay içtihatlarında da bu konu açık şekilde ele alınmaktadır. Alacaklının, faiz dışında doğrudan ve somut şekilde bir zarara uğradığını ortaya koyması hâlinde, bu zarar munzam zarar kapsamında değerlendirilmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, bu zararın soyut iddialarla değil, kredi sözleşmeleri, banka dekontları, ticari yazışmalar, fatura ve benzeri belgelerle ispatlanması zorunluluğudur.
Ticari hayat, büyük ölçüde güvene ve vadeye dayanır. Bir borcun süresinde ödenmemesi, sadece iki taraf arasında bir ihtilaf yaratmaz; çoğu zaman zincirleme etkilerle, üçüncü kişi ve kurumların da mali dengesini sarsar. Bu nedenle munzam zarar kurumu, yalnızca bireysel hakların değil, aynı zamanda ekonomik düzenin korunması açısından da önem taşır.
Alacaklıların önemli bir kısmı, faiz ile yetinmek durumunda kaldıklarını düşünmektedir. Oysa hukuk, hakkını bilen ve gerektiğinde bunu ileri süren tarafın yanındadır. Şayet bir borcun geç ödenmesi, alacaklı açısından belgelenebilir nitelikte bir zarara neden olmuşsa, bu zarar için yalnızca faiz değil, faizin yetmediği yerde doğan gerçek zararlar da talep edilebilir. Munzam zarar, borç ilişkilerinde hakkaniyetin ve denkleştirici adaletin sağlanması adına önemli bir müessesedir. Bu müessesenin sağlıklı şekilde işletilebilmesi hem alacaklının bilinçli talebine hem de hukuki ispat gücüne bağlıdır.